Beslemeler:
Yazılar
Yorumlar

ZAHİR İLE BATIN ÇATIŞIR MI?

İslâm tarihinin belli dönemlerinde, İslâm’ın zahirî hükümlerini öğreten medrese ile, batınî edebini öğreten tasavvuf ehli arasında tartışmalar yaşanmış, bazen de haksız yere birbirlerini incitmişlerdir. Günümüzde de benzer tartışmalara rastlamak mümkündür. Her ki grup da haklı olduklarını ve bunu din adına yaptıklarını söylüyorlar. Eğer her iki grup da haklı ise bu çekişmenin sebebi ne olabilir?

Bugüne değin Ehl-i Sünnet çizgiden kopmamış zahir ehli ile batın ehli arasında olagelen çekişmeler iyi incelenirse görülecektir ki, birbirine zıt olan ve çekişen dinin zahir ile batın ilmi değil, bu ilimlere sahip olduklarını söyleyen bazı kimselerin ıslah olmamış nefisleridir.

Bazıları zahir ilmi ile batın ilmini ayrı düşünür, ikisini birbirine zıt görür, bunun için batın ilminin reddedilmesi gerektiğini söyler. Bazıları da asıl olanın batın ilmi olduğunu, zahirin şekil, resim ve temsilden ibaret bulunduğunu, zahirdeki ilim ve ibadetlerin ancak avam halkı ilgilendirdiğini, hali ileri ve yüksek olanların bu tür sorumluluklardan kurtulduğunu söyleyerek dinin temelini oluşturan zahiri ilimleri ve amelleri terk eder. Üzülerek belirtelim ki, her iki grup da İslâm aleminde büyük fitne ve yıkıma sebep olmuşlardır.

Birinci grup Kur’an ve Sünnet üzere kurulu tasavvufu inkâra kalkmış, ikinci grup ise tasavvufu kötü emellerine malzeme yapmıştır.

Zahir ve batın ilminin ne olduğunu bilmeyenler, hangi grubu dinlese haklı zanneder, İslâm’ın batınî fıkhını ihya eden gerçek tasavvuf hakkında şüpheye düşer. Bunun için zahir ve batın ilminin iç yüzünü bilmemiz gerekir.

AYNI HAKİKATİN İKİ YÜZÜ

Zahir, bir şeyin dışı, görünen, ortada olan, müşahede edilen, duyu organları ile hissedilen ve bilinen kısmı demektir.

Batın, bir şeyin iç yüzü, görünmeyen yanı, saklı ve sırlı yönü, tefekkür, feraset ve kalp basireti ile bilinen kısmı demektir. Burada konu ettiğimiz zahir ve batın ilmi, dinî hayatımızla ilgili olmazsa olmaz kabilinden iki ilim çeşididir.

Dolayısıyla zahirî ilim dendiğinde, zahirde bedenle yapılan iş ve ibadetlerin hükümlerini öğreten ilim anlaşılır.

Batınî ilim ise iç alemimizin ilmidir. Kalple ilgili amellerin ve ibadetlerin hakikatini öğretir. İnsanın kalbini, ruhunu ve nefsini tanıtır, onların terbiye yolunu gösterir.

Varlıkların iç yüzünü, kainatın inceliklerini, gayb alemini, melekût aleminin sırlarını, ahiret hallerini konu edinen ilme de batınî ilim denir.

Dinimiz, her iki ilimden de gerektiği kadarını bize öğretmiştir. Bu iki ilmin bir kısmı herkese farzdır. Bir kısmı ise fazilettir. Dinimizin öğrettiği ve herkesten istediği zahir ve batın ilmi, bütünüyle Kur’an ve Sünnet ilminden ibarettir. Bu iki ilim beden ile ruh gibidir. İkisi birbirini tamamlar, biri olmadan diğeri vazife göremez, fayda vermez.

Zahir ilmine şeriat ilmi, batın ilmine hakikat ilmi denmesi, sadece alanlarını belirtmek içindir. Yoksa birisi diğerinden daha az lazımdır manasında değildir. Her ikisi de dinimizin öğrettiği ilimlerdir; ilahî hükümleri bildirir, Allah’ın muradını öğretir, kulun Rabbine karşı koruyacağı hukuk ve edebini gösterir. Büyük veli İmam Kuşeyrî K.S. şu mühim tespiti yapar:

“İyi bil ki, Allah’ın emri ile vacip olması bakımından, şeriatın öğrettiği her ilim aynı zamanda hakikat ilmidir. Aynı şekilde, hakikat ilmi de Allah’ın emri ile vacip olması ve arife Yüce Allah hakkında ilim ve edep öğretmesi sebebiyle bir şeriat ilmidir.”

Allame Arusî Rh.A. bu söze şu kaydı ekler: “Çünkü her iki ilmi emreden de Yüce Allah’tır. Sonuçta kaynak ve hedef birdir. Birisi insanın zahiri amellerini, diğeri de kalple ilgili edeplerini öğretir.”

TASAVVUF ZAHİRDEN KOPMAK MI?

Tasavvuf, dinin zahir ve batın ilimleri dışında bir ilim öğretmez. Tasavvuf özellikle dinin manevi boyutuna ve takvaya yönelmiş bir kurumdur. Bu durumuyla dinî hayatın bir parçasıdır, hizmetçisidir. Diğer taraftan dinin öğrettiği zahir ve batın ilmine uygun olmayan bütün ilim ve fikirler, adı ne olursa olsun, din dışıdır. Allah katında geçerli değildir. İnsanı gerçek mutluluğa erdirmez, ahirette azap sebebidir.

Din, insanın zahirine ve batınına bir bütün olarak hitap eder. İlâhî hükümler iki türlüdür. Birisi zahirimizi, diğeri iç alemimizi ilgilendirir, insanın kâmil olması her iki ilimden pay sahibi olmasına ve zahiri gibi batınını da güzelleştirmesine bağlıdır. Çünkü insan, kalbi ve kalıbıyla, fikir ve fiili ile, içi ve dışıyla birlikte insandır.

Her ibadetin bir zahir bir de batınî yönü vardır. Yani bir görünür yüzü, bir de iç yüzü. Zahiri yönü bedeni, batınî yönü kalbi ilgilendirir. Mesela, namazda başlangıç tekbiri farzdır, bu dilin vazifesidir. Aynı şekilde namaza gösteriş katmadan onu sadece Allah için kılmaya niyet etmek de farzdır. Bu niyet ve ihlâs kalbin amelidir. Diğer bütün ibadetlerde de durum aynıdır. Ayrıca sadece kalple yapılan farz ibadetler de vardır. İhlâs, huşu, tefekkür, teslimiyet, tevekkül, rıza, sabır, muhabbet gibi. Bunları öğreten ilme de batın ilmi denir

Şimdi hangi akıllı mümin: ‘Ben dinin öğrettiği ilim ve amellerden zahirle ilgili olanları kabul ederim, fakat batınla ilgili olanları dikkate almam’ diyebilir? Bu konuda fakihle sufinin, muhaddisle müfessirin, halk ile yöneticilerin ne farkı vardır?

Büyük veli Ahmed er-Rufaî K.S., kâmil sufi ile geçek fakihin hiçbir farkı yoktur der ve şunu sorar: “Hangi kâmil sufi talebelerine: ‘Namaz kılmayın, oruç tutmayın, haramlara dikkat etmeyin, siz sadece zikirle meşgul olun yeter!’ diyebilir. Ve hangi gerçek fakih talebelerine: ‘Allah’ı çok zikretmeyin, nefsinizle mücadele etmeyin, ihlâsla amel etmek için uğraşmayın, siz namazı kılın, orucu tutun yeter!’ diyebilir?”

Elbette her müslümanm zahirini ve batınını ilgilendiren ilâhî emirler aynı derecede önem arz eder. Onları bilmek ve gereğini yerine getirmek farzdır. Zahir ve batın ilminden bu kadarı herkesi ilgilendirir. Bu kısmın ihmali insanı sorumlu eder.

Zahir ve batın ilminin bu kısmına kimsenin itiraz hakkı yoktur. İtiraz eden sadece cehaletini ispat etmiş olur. Burada zor olan, zahir ve batınla ilgili hükümleri bilmek değil, ilmin gereğini yapmaktır. İmam Gazalî Rh.A.’in belirttiği gibi, bazı insanlar ilimde İlerlemiş fakat amel ve güzel ahlâkta geri kalmıştır. Sadece bilmekle yetinen ve kalbini ihmal eden böyle kimseler, şeytan tarafından ilimle aldatılmış kimselerdir. Allahu Tealâ: “Hiç şüphesiz nefsini günah kirlerinden temizleyen kurtuldu.” (Şems/9) ayetinde, kurtuluşu kalbin günahlardan nasıl temizleneceğini bilmeye; bu bilgiyi kitaplara yazmaya ve insanlara öğretmeye değil, kalbi bizzat temizlemeye bağlamıştır. İşte tasavvuf terbiyesinin hedefi, ilmi amele çevirmek, ameli ihlâs ve muhabbetle yerine getirmek ve sonuçta marifetullaha erişmektir

Tartışmaların Merkezi: LEDÜN İLMİ

Hz. Peygamber A.S.’dan ümmetine iki türlü ilim miras kalmıştır. Birisi zahirî ibadet ve hükümlerle ilgili, diğeri ahlâk ve manevi hallerle ilgili ilimdir. Hükümler aktarma yoluyla ve akılla öğrenilir. Güzel ahlâk ve manevi haller ise kalp ve ilâhî aşkla elde edilir. Gerçek alim ise her iki ilimden yeteri derecede pay sahibi olan kimsedir. Ona rabbanî alim, arif, muhakkik ve kâmil mümin denir. O, Allah’ın yeryüzünde canlı şahidi ve seçilmiş bir dostudur. Tasavvuf büyükleri veli ve sufi deyince bu kimseyi kasdederler.

Allahu Tealâ, gerçek takvaya ulaşmış dostlarına yüksek manevi haller, herkesten ayrı özel ilimler, Kur’an ve Sünnet’e farklı bakışlar ve derin anlayışlar ikram etmiştir. Bu haller ve ilimler, zahirî ilimlere sıkıca bağlı olmanın sonucu oluşan ilâhî aşk ve takvanın hediyesidir. Arifler, takva olmadan kalpte manevi ilim kapılarının açılmayacağını belirtmişlerdir.

Allah dostlarına verilen bu özel ilimlere de batın ilmi denir. Bu kısım, herkese farz olan ilme girmez. O özeldir, ilâhî hediyedir, fazilettir, ayrı bir şereftir. Bu batın ilmine irfan ilmi, sır ilmi, ledün ilmi, feraset ilmi, gayb ilmi, vehbî ilim, keşif ilmi, hikmet ilmi, hakikat ilmi, ilham, yakîn ilmi gibi isimler de verilmiştir. Hepsi Yüce Allah’ın sevdiği kuluna bir rahmeti, ikramı ve özel tecellisidir.

Bu özel ilmin muhtelif ayet ve hadislerde övüldüğünü ve teşvik edildiğini görüyoruz. Mesela Kur’an, uyanık kalp sahiplerinin özel bir tespit gücüne sahip olduğunu belirtir (Hicr/75). Tirmizî ve başka birçok kaynakta yer alan hadisler, bu ferasetin ilâhî nurla olduğunu beyan eder. Yine birçok muteber kaynakta bulunan “Kur’an’ın her ayetinin bir zahirî bir de batınî manası vardır.” hadis-i şerifi, ehli olan kimseler için gizli ilim yollarının açık olduğunu gösterir.

Genelde fakihlerle sufilerin tartışması işte bu batın ilminde olmuştur. Halbuki sufiler, fakihin, müfessirin ve muhaddisin ayet ve hadisten anladığı ilk manayı kabul etmektedir. Ondan sonra bir adım daha ileri giderek ayet ve hadislerin ruhuna aykırı olmayan yeni manalar, farklı ilimler ve değişik hikmetler ortaya koymaktadır.

Velilerin hiç bahsetmedikleri, Allah ile kendi aralarında kalan özel ilimler de vardır. Herkes onları bilmekle mükellef değildir. Bu tür ilimler bizde yok diye onları inkâr etmek, Yüce Allah’ın rahmetini sınırlamak olur. Oysa Allahu Tealâ: “Her bilenin üzerinde daha iyisini bilen bir başkası vardır.” (Yusuf/76) ayetiyle, bizlere edep ve tavazu öğretmektedir. Çünkü ilmin bir sonu yoktur. Kur’an, Yüce Allah’ın ilim ve tecellilerini tespit etmeye denizler mürekkep olsa yetmez diyor. (Kehf/109)

Büyük veliler, manevi keşif ve kalple ilgili ilimlerdeki yanılmaları ve ayak kaymalarını önlemek için çok sıkı tedbirler almışlar ve sağlam kaideler koymuşlardır.

KEŞİF, İLHAM ve ÖLÇÜLER

Gerçek sufiler, zahir ve batın, bütün işlerinde Kur’an ve Sünnet’i vazgeçilmez bir ölçü ve hakem yapmışlardır. Kur’an ve Sünnet’in hükmüne ters düşen keşif, ilham, varidat türü şeyleri ihtiyatla karşılamışlar ve onlarla amel etmemişlerdir. Allah’a ulaşmanın tek yolu olarak Hz. Peygamber A.S.’ın sünnetine uymayı görmüşlerdir. Ebu’l-Hasen Şazelî K.S. der ki:

“Eğer doğru zannettiğin bir keşfin Kur’an ve Sünnet’e ters düşerse, Kur’an ve Sünnet’in dediğini yap, keşfini terk et ve nefsine, ‘hiç şüphesiz Yüce Allah benim için emniyeti Kur’an ve Sünnet’te sağladı, keşif ve ilhamda sağlamadı’ de.”

Büyük Arif İmam Rabbanî K.S. de bu konuda şu uyarıları yapar:

“Tasavvuf terbiyesine giren kimseye önce Ehl-i Sünnet inancına göre itikadını düzeltmesi gerekir. Sonra, Kur’an ve hadisi ancak Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat alimlerinin anladığı ve kabul ettiği manalara uygun tevil ve tefsir etmelidir.

Eğer keşif ve ilham yoluyla kalpte Kur’an’a ve Sünnet’e ters gelen bir şey zuhur ederse, onları terk etmeli ve bu tür şeylerden Allah’a sığınmalıdır. Yüce Allah’ın zat ve sıfatları hakkında kalbe ve akla gelen bütün manalar, dinin zahiri ilimlerine uygun olmalıdır. Allah’a yaklaşma, ulaşma, kavuşma gibi durumlar ve haller, zahir ilmin kabul ettiği mananın dışında düşünülmemelidir.

Bazı alimlerin amelde kusuru varsa da onların dinin asıllarına dayalı görüşlerini toptan red etmemelidir. Bazı veliler manevi sarhoşluk halinde zahir ilme ters düşen sözler sarf etmişlerdir. Bunlara ‘şatahat’ denir. Onlar bu durumda mazurdurlar. Hem bu durumda söylenen sözler ile amel edilmez. Cezbe ve manevi sarhoşluk içindeki veliler irşad yapamazlar. Onları sevdikleri Yüce Allah’a havale etmeli, haklarında ileri-geri konuşmamalıdır.

Asıl mesele, ilâhî emirleri yerine getirip, yasaklanan amelleri terk etmektir. Ne kadar dinin emirleri tutulursa, o nispette nefse muhalefet ve Allah’a muhabbet edilmiş olur. Hangi tarikatta nefse muhalefet fazla ise, o Allah’a giden yolların en yakınıdır.” (Mektubat, 286. Mektup)

YOLDAN AYRILANLAR

İslam tarihinde Batıniyye diye anılan bir grup, “biz batın ehliyiz, işin özü ve aslı batındır, batının dışındakiler batıldır” diyerek fitne yaymışlar ve dinin temel esaslarını tahrif etmişlerdir.

Hicri II. asrın başlarına kadar kökleri uzanan bu fitne grubu, diğer dinlerle putperestliğin ve mecusiliğin karışımından oluşmuş farklı bir akımdır. Daha çok siyasi yollarla İslâm’ı tahrif için kurulmuştur. Onlara göre mesela namaz imama itaat etmek, oruç imamın sırlarını korumak, zekat mezhep mensuplarına ilim dağıtmak, hac imamı ziyaret etmek, cennet dünyadaki rahat hayat, cehennem de dünyadaki çileli yaşantıdır. Bu grubun İslâm ile hiçbir alakası yoktur. Bunlara İbahiyye de denir. Zamanımızda az da olsa uzantıları vardır.

Bunlardan başka bir grup da, önce mümin iken sonra dinden çıkmışlardır. Bu kimseler bir zaman ibadet, taat ve zikirle meşgul olduktan sonra, kendilerince kemale erdiklerini, iç alemlerinin Allah’ın sevgi ve feyzi ile dolduğunu, Allah’a kavuştuklarını, Allah ile bütünleştiklerini düşünürler ve artık amel etmenin, namaz kılmanın bir gereği kalmadığını söyleyerek bütün ibadetleri terk ederler. Ayrıca, bu hale ulaşanlara hiçbir haramın zarar vermeyeceğini söyleyerek rahatça haramlara dalarlar. Bu da şeytanın bir oyunudur.

Bunlardan başka açıkça dini inkâr etmediği halde, ‘sen benim içime bak, kalbin temiz olsun, niyetinde kötülük taşıma yeter’ deyip, hiçbir ibadete yanaşmayan kimseler mevcuttur. Bu da bir aldanmadır ve şeytanın oyunudur.

Sonuçta biz, insanı kalbiyle değil, görünen amelleri ve davranışları ile tanırız. Bizler zahire, Allahu Tealâ amellerle birlikte kalplere bakar. Kalbi güzel olanın işleri de güzel olur. Güzel, Yüce Allah’ın sevdiği ve güzel diye tanıttığı şeylerdir. Bunlar, hem zahirdeki hem de batındaki ibadet ve salih amellerdir.

Kaynak: Semerkand Dergisi

Dr. Dilaver Selvi

RABITA

Rabıta:

Mürşidin suretinden yayılan nurun, müridin her tarafına yayılıncaya kadar, mürşidin suretine bakmaktır. Sonra mürid, mürşidinin sureti için kalbinin hizasında bir boşluk farzedip mürşidin suretini buraya yerleştirmeli. Bilâhere tüm duyu organlarını buraya teksif edip bakmalıdır, tüm dikkatini yöneltmelidir. Öyle ki müridin bütün azaları(göz, kulak vb.)mürşidin azaları haline kavuşur.Gözü, kulağı hep onun gözü kulağı gibi olur.İşte o zaman manevî olarak müridin vücudu, mürşidin vücuduna benzer Bu bir haldir.Nisbet artar, iki kalp bir müşahedeyi temin için yapılır.”
Ve bir şiir okudular:

Sen kalplerin şeffaflığında, kalbler arasında akarsın,
Göz pınarlarında göz yaşlarının aktığı gibi.
Kalbin,benim kalbimin boşluğuna girer.
Bedenlere ruhun girdiği gibi.

Şiiri okuduktan sonra sözlerini şöyle bitirdiler.
- Bu şiir kalb ile kurulan rabıtaya işarettirAz önce tarifi geçen rabıta da budur buyurdu:
Mürîdlerden bazısı Seyda-ı Tağî (k.s) Hz.lerine:
-  Rabıtam kalbimde beliriyor” demeleri üzerine cevaben buyurdu
-Zaten bazı meşayih rabıtayı öyle talim etmişlerdir.
- Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) den sordular:
- Efendim nerede olursam olayım rabıta bana gelmiyor.Ben rabıtamda kendimi sohbet yerinde buluyorum.
Cevaben buyurdu;
- İnsanın istediği yanına gelmeyince o onun yanına gider.Şeyhini yanına getirinceye kadar tekrar tekrar gider. Böyle Rabıtanın gayesi: Nefsi öldürmektir, insanın nefsi tıpkı bir yılan gibidir.İki başı vardır.Biri göbeğinin altında bulunurken diğeri alnının ortasından dışarıya çıkar.
Bazı hayvanlarda olduğu gibi bu yılanında bir çok ayakları kolları vardır.
lnsanın bütün vücudunu dolaşmış ihata etmiştîr.(Yanî nefis vücudun bazı yerlerine kök salmıştır)
Alında bulunan göbeğin altında bulunandan daha tehlikelidir,Rabıta alın karşısında hayal edilerek yapılınca, nefis yılanının buradaki başı rabıtanın bereketiyle öldürülür.

Sözlerinin burasında söylediklerini doğrulayan şu mısrayı okudu:         /
“Nefs ancak şeyhin gölgesi ile ölür”
Daha sonrada şu beyti okudu.
İskenderin ayinesi Cem’in kadehidir, ona bak da, Dara’nm memleketinin durumu gözün önüne gelsin.
“Meşhur İskender ordusuyla Dara’nın memleketini kuşatır, Dara bu orduya karşı şöyle bir hileye başvurur. Erkeklerin menileri ve kadınların menilerini bir arada toplar ve bunları karıştırır,bir kazana doldurur.Kazanı ateşin üzerine koyar ve kazandan bir yılan çıkar. Bu yılanı gören İskender’in askerleri ölür ve vücutları dağılır.Bunun üzerine İskender veziri Aristo’ya danışarak bir ayna yaptırır.Bu aynayı yılanın karşısına koyar.Yılan aynada kendi aksini görür görmez dağılır ve ölür.Askerler yılandan kurtulur ve Dara’nın ülkesini fetheder.”
Başka bir sohbetinde”Kalbdeki rabıtanın faydası,vesvese ve hatıraları giderrnesidir”buyurmuştur.
Bir gün Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) hz.leri “Acziyet halinde iken Şeyhim bana başımın üstünde rabıta kurmamı emrediyor” dedi. Devamla şunları söyledi “Bu çeşit rabıtanın yararı çoktur.Zira şeytanı ve nefsi daha çabuk kovar”

Seyda-ı Tâğî (k.s) buyurdu:
- Baş üzerinde beliren rabıtanın,rabıta sahibi ile konuşması,kalb ve yüzün karşısında düşünülerek yapılan rabıtalara göre daha doğru çıkar Rabıtanın bu şekli diğerlerine göre şeyhe karşı hürmeti daha çok artırır.
Seyda-i Tâğî(k.s) buyurdu:
“Rabıtada konuşma durumunda bu konuşmayı şeriate arzetmeli.Uygunsa amel eder,değilse amel etmez,Şeriatle ilgili bir mevzu ise onunla amel edebilir.”

Seyda-i Tâğî (k.s) buyurdu:
“Rabıtada konuşma bir veya iki sefer olduğunda önemsenmesin. Üçüncü sefer vuku bulduğunda şeriate arz edilsin. Rabıtada gelen sözlerin en doğrusu cihetsiz olarak kalbe gelendir.”

Seyda-i Tâğî (k.s) buyurdu ki:
“Baş üzerinde rabıta kurmanın başka bir şeklide şöyledir.Mürid şeyhinin suretini başı üzerinde çadır yapar. Dünyada ne varsa hepsinin bu çadırda kaybolduğunu hayal eder. Bu hayalinin canlandırmayı sürdürünce bir müddet sonra kendisinînde o çadırda yok olduğunu görür.”
Seyda-i Tâğî (k.s) buyurdu:
- Rabıtanın nuru güneşin ışığına, zikrin nuru ise lambanın ışığına benzer. Rabıta ile meydana gelen fena daimi olur. Zikir ile hasıl olan fena bazen zail olabilir. Rabıta asla terkedilmez.Hatta şeyhlerden birisi “zikirde şuhut halinde iken rabıtanın başı bana zahir olursa, o rabıtanın başını keserim” demesinden dolayı azarlanmıştır.
Vasıl olmakta rabıta yolu,vukuf-u kalbî yolundan daha kısadır.Tarikatımız rabıta yoludur.”

Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) buyuruyor: Rabıta iki çeşittir.

1 – Şeklî rabıta: Rabıtanın bu şeklî, şeyhin suretini hayal etmektir.
2 – Hayalî rabıta: Her yerde şeyhi yanındaymış gibi farzetmek,onun himmeti âlilerini daima üzerinde hissetmek,faydalı ve zararlı herşeyi,günahlar ve hatalardan uzak durabilmeyi sadece şeyhinden bilmektir.
Abdurrahmân-i Tağî(k.s) Hazretleri:
“Falanın rabıtası gelmiyor “şeklindeki bir soruya cevaben şöyle buyurdular. “Zararı yok, çünkü rabıta, kalbi rabıta üzerine toplamaktır,”
RABITA
Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) Hazretleri yine bir gün İmam-ı Rabbani (k.s) Hazretlerinden naklen şunları söyledi:
- Rabıta.kanın damarlarda dolaştığı gibi damarlarda akmadıkça terkedilmez.
Başka bir sefer şöyle buyurdular:
- Rabıta manevî hale gelmedikçe rabıtanın ne kendisi belirir ne de faydası ortaya çıkar. Rabıta yapılacak olan şeyh seyri süluku tamamlamış ve “mercû” (geri dönüş) haline ermiş olmalıdır.
Seyda‘ı Tağî (k.s) buyurdu:
“Mürşid rabıtanın keyfiyetini müride öğretseydi mürîd erken maksadına ulaşırdı.”
Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) Hazretleri şeyhinden naklederek şöyle dedi:
“Şeyhlerden biri mürşidi yan tarafındaymış gibi rabıta yapılması şeklini ortaya koydu.”
Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) hz.lerî buyurdular ki:
- Bu Tarîkal-ı Âliye de, rabıtanın çok ehemmiyeti vardır.Hatta namaza başlarken de rabıtalı olunmalıdır. Buradaki rabıtanın şekli, şeyhi,üzerine bir elbise gibi giydirmelidir. Fakat rabıtanın bu şekli mürid için çok zordur.
Abdurrahmân-i Tağî(k.s) hz.leri,Tercunk’ te iken 1293 senesinde şöyle buyurmuşlardı:

“Yeni intisab eden mürid için üç türlü rabıta vardır.”
1 – İcmali rabıta: Mürîd, mürşidini hiç görmemîşse dahi,şeyhini yanındaymış gibi devamlı hayal etmesidir.

2 –Şekli rabıta: Mûrid,mürşîdinin suretini belirli zamanlarda karşısında var sayıp iki kaşı arasında mevcüd olduğu kabul edilen bir gözle,bu surete bakmalıdır. Salikler için ikindiden sonra, yatsıya kadar olan vakti belirledi.Akşamdan biraz evvel istirahat için gözün açılmasını caiz gördü.

3 – Aklî rabıta: Rabıtanın bu şeklinde mürid şeyhini kendisi ile Allah arasında vasıta olarak düşünmeli, zararı ve faydayı şeyhinden bilmeli, devamlı şeyhini hoşnut etmek için gayret etmeli, hoşlanmadığı şeylerden kaçınmalıdır. Rabıtanın bu şekli en üstün rabıta çeşitlerinden biridir. Devamlıdır ve hürmet duygusunu geliştirir.

Mürid,şeyhini kendisi ile Allah (C.C) arasında vasıta olarak düşünüp,şeyhini hoşnut etmek için devamlı surette gayret ederek, hoşlanmadığı şeylerden kaçınmakla birlikte zararı ve faydayı ondan bilmezse de bu rabıta şekli de en güzel rabıta çeşitlerindendir. Aklî rabıtanın bu ikinci şekli,birinci şeklî kaybolduğunda baş vurulacak geçici bir rabıtadır.
Yine bir gün Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) hz.leri aynı tarihte rabıta üzerine şöyle buyurdu:

1- Mürid, şeyhini Allah’a vâsıl eden bir vesile, rehber olarak tefekkür eder.
2- Mürid, şeyhini kendisi için bir ayna kabul eder.
3- Mürid, kendisini şeyhinde fânî olmayı düşünür.

http://www.nasihatler.com/tasavvuf-sohbetleri/227-rabita.html

TEVESSÜL VE VESİLE (KUR’AN’DA VESİLE)

Tevessül, daha çok tasavvuf çevrelerinde uygulanmakta, ve bazılarınca tenkid edilmektedir. Şunu hatırlatalım ki; doğrunun tesbiti, yanlışın terkedilmesi için yapılan her tenkid faydalıdır. Fakat tenkid eden haddi aşınca, doğru ile yanlış biribirine karışır, cahil olanlar da doğruyu şaşırır…

Tevessülü tenkid edenler, gerçek sahih ilme göre hareket etmezlerse haddi aşar, vebale girerler. Çünkü tevessüle başvuranlar arasında ilim ve takvalarıyla meşhur alimler, irşadıyla bir çok insanı Hakk’a sevk eden arifler mevcuttur. Gerçek tevhide ulaşmak için canını ve malını feda eden bu şerefli kitleyi rabıta ve tevessül yapıyorlar diye şirkle suçlamak az bir şey değildir. Tenkid edilen ve şirkle suçlanan kimse, en azından ömrü boyunca beş vakit namazını kılan bir mümindir. Böyle olunca iş ciddi, tehlike büyüktür. Çünkü, Buhari ve Müslim’in rivayet ettikleri bir hadiste Rasulullah (A.S.) Efendimizin uyardığı gibi; bir kimseye kafir, müşrik, münafık veya fasık demek, sözde kalmaz, hüküm iki taraftan birisine ait olur. Karşı tarafta söylenen durum yoksa, söz sahibine döner.

Verilen her hükümde adaletli olmak şarttır. Adalet, nefsimiz istemese de hakkı söylemek ve herkese hakkını vermektir. Biz tevessül ve vesile konusunda orta yolu tanıtmaya çalışacağız.

Vesile Nedir?

Vesile, kelime olarak, derece, yakınlık, başkasına yaklaşmak için vasıta kılınan şey, şefaat, vuslat manalarına gelir. “Falan şunu Allah’a vesile etti” demek, kendisini Allah’a yaklaştıracak ameli yaptı demektir. Ayrıca vesile, cennette yüksek bir derecenin ve Rasulullah (A.S.) Efendimiz şefaatının adıdır. Tevessül ise bir amel vasıtası ile maksada yaklaşmak ve ulaşmaya çalışmaktır. (İbn. Manzur) Bir çok müfessir, tevessülü bizzat yakınlaşmak ve yakın olmaya sebep olacak şeyleri aramak şeklinde tefsir etmişlerdir. (İbn. Kesir, Kurtubî, Alusî)

Kısaca tevessül şudur: Bir kimse sıkıntı içindedir. Derdini Allahu Tealâ’ya arzetmek ister, ancak nefsini kusurlu bulur. Kibirini kırar, tevazu gösterir, duasının kabulü için Allah katında kıymetli kabul ettiği bir şahsı veya ameli anar ve mesela şöyle diyebilir : “Allah’ım! Şu kâmil zatın hatırına veya şu salih amelin bereketine sıkıntımı gidermeni, isteğimi nasib etmeni istiyorum”

Vesilenin Şartları

Yukarıda tarif edilen caiz olan vesilede üç taraf vardır:

Tevessülle kendisinden bir şey istenen zat. Bu Allahu Tealâ’dır. İstenen şeyin asıl yaratıcısı ve dilerse ikram edecek olanı O’dur.

Tevessül eden kimse. Bu, Allahu Tealâ’nın yakınlığını arzulayan, bir hayra ulaşmak veya bir sıkıntıdan kurtulmak isteyen kuldur.

İsteğine ulaşmak için vesile yapılan, aracı kılınan şeyler. Bunlar, kulun kendisi ile Allahu Tealâ’ya yakınlık sağladığı, duasının kabulüne vesile yaptığı salih ameller veya şerefli şahıslardır.

Yapılan tevessülün fayda vermesi ve kulun ihtiyacının giderilmesi için şu şartların bulunması gerekir:

Allahu Tealâ’ya vesile arayan kimsenin, vesileye inanması gerekir. Vesileye inanmayan veya ona şüphe ile bakan kimse, bir fayda görmez.

Kendisi ile Allah’a yaklaşmak için tevessül edilen amelin, Allahu Tealâ’nın meşru kıldığı ve teşvik ettiği bir amel olması gerekir. İman, zikir, tevbe, gözyaşı, dua, sadaka, ihlas, namaz, Allah için sevgi, fakirleri sevindirmek gibi.

Bu salih amelin, Allah Rasûlünün (A.S.) öğrettiği şekilde Allah’a yakınlık için yapılması gerekir.

Vesile edilen şahsın, Allah katında bir itibarı, kıymeti, nazı ve niyazı olması gerekir. Allah düşmanları, açıkça günahkâr olanlar ve gafiller ile Allah’ın rahmetine ulaşılmaz.

Buna göre, bid’at ve haram olan amellerle vesile gerçekleşmez. Salih olmayan kimselerle Allah’a yakınlık sağlanamaz. Yukarıda arzettiğimiz şartları taşıyan her vesile bütün zaman ve mekanlarda caizdir, faydalıdır.

Kur’an’da Vesile

Allahu Tealâ, kulun dünyada ızdıraptan, ahirette azaptan kurtuluşu için şu yolu göstermiştir:

“Ey müminler! Allah’tan korkun ve O’na (yaklaşmaya, sevilmeye) vesile arayın; O’nun yolunda cihad ediniz ki kurtuluşa eresiniz.” (Maide/35)

Kulu Allah’a yaklaştıracak vesilelerin başında iman, Kur’an, ihlas ve salih ameller gelir. Salih amellerin başında farzlar yer alır. Allah için sevmek, Allah’ın dostlarını sevmek ve onların meclisine girmek, dualarına ortak olmak, ilahi rahmeti çekmek için en büyük sebeplerden birisidir. Müfessir İsmail Hakkı Bursevi (Rh.A.), gerçek alimleri ve kâmil mürşidleri insanı Allah’a yaklaştıran vesileler içinde saymıştır.

Büyük alimlerimizden İmam Savî (Rh.A.), vesile hakkında şu açıklamayı yapıyor:

“Kişiyi Allah’a yaklaştıran her şey, ayette bahsi geçen vesileye dahildir. Nebileri ve velileri sevmek, Allah dostlarını ziyaret etmek, Allah yolunda infakta bulunmak, bol bol dua etmek, akraba hukukunu gözetmek, Allah’ı çokça zikretmek ve benzeri şeyler bunlardandır.

Buna göre ayetin manası: sizi Allah’a yaklaştıran her şeye yapışınız, O’ndan uzaklaştıran her şeyi de terkediniz demek olur. Durum böyle olunca müslümanların, Allah dostlarını ziyaret etmelerini yanlış görüp bunun Allah’tan başkasına bir ibadet olduğunu zannederek onları küfür ve şirk ile suçlamak, apaçık bir sapıklık ve perişanlıktır. Hayır, gerçek onların dediği gibi değildir. Allah dostlarını ziyaret ve onlara muhabbet beslemek, Rasulullah (A.S.) Efendimizin: ‘Allah için sevmeyenin imanı yoktur’ buyurduğu Allah muhabbetine ve Allahu Tealâ’nın ‘O’na vesile arayın buyurduğu vesileye girmektir’ (Haşiye, II/182)

Meşhur Müfessir Elmalılı Hamdi Yazır (Rh.A) da, bu ayetin tefsirinde, insanın sırf imanla yetinmeyip, Allahu Tealâ’ya yaklaştıran sebeplere ciddi olarak sarılması gerektiğini belirtmiştir. (Hak Dini, III/233-234)

Tevessül Neden Şirk Değil?

Kâmil velileri vesile edenler, onların Allah’ın kulu olduğunu biliyorlar. Onları Allah’a ortak ve yardımcı görmüyorlar. Onlarda Allah’a ait yetkilerin olduğunu söylemiyorlar. Sadece, onlardaki ihlas, takva ve salih amellere itibar ediyorlar. Onların bu takva ile ilahi huzurda kabul gördüklerini, naz ve niyaz makamında bulunduklarını, dualarının kabul edildiğini, Allahu Tealâ’nın onlardan razı olduğunu düşünüyorlar. Bu halleriyle onların:

“Ben, farz ve nafilelerle bana yaklaşan kulumu sevince, onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. Benden bir şey isterse onu verir, bana sığınırsa kendisini korurum, onu özel himayeme alırım.” (Buhari, İbnu Mâce) kudsi hadisindeki iltifat ve ikrama ulaştıklarına inanıyorlar. Bunun için onların isimlerini dualarına ekliyor, güzel sıfatlarını isteklerinin ilahi huzurda kabulüne destek yapıyorlar. Yoksa onlar, Allahu Tealâ’dan istenecek bir şeyi velilerden istemiyorlar.

Salihleri vesile yapıp Allahu Tealâ’dan bir şey istemeyi tenkid edenler, bunun her namazda Fatiha suresinde okunan “Allahım! Ancak sana kulluk eder, sadece senden yardım isteriz” mealindeki ayetlere ters düştüğünü söylüyorlar. Halbuki bu ayetlerde, Allah’tan bir şey isterken içimizdeki salihlerin zikredilmesine red değil, açıkça bir işaret vardır. Çünkü, ayette “sadece senden isterim” denmiyor, “isteriz” deniyor. Ayeti okuyan kimse yalnız da olsa, “ben” değil “biz” ifadesini kullanıyor. Bununla kul, kendini aciz görüp tevazuya bürünür ve şöyle demek ister: “Allahım! Bizler topluca sana yöneldik; ancak sana kulluk ediyor; sadece senden yardım istiyoruz. Ben senin huzurunda tek başıma bir şey taleb etmeye ehil ve layık değilim. İçimizde gerçek kulluk yapan ve duasında samimi olan salihlerle birlikte senden istiyorum. Benim isteğimi onların duasına kat, kabul eyle”

Allah dostlarını, basit dünya işleri için vesile etmek güzel değildir. Onların adını ve şanını, nefsimizi değil, Rabbimizi razı etmek için kullanmalıyız. Ariflerin vasıtası ile dünyamızı değil, ahiretimizi mamur etmeliyiz. Eğer kibirimizi kırar da Allah’a giden yolda o saadetli büyükleri terbiyemizde rehber, dualarımızda vesile edersek inşaallah maksadımıza ulaşırız.
Semerkand Dergisi

BU DEVİRDE TASAVVUF

Bir şey asırlardır insanlığın gündeminde kalabilmişse, onun insan fıtratı ve toplum hayatıyla ciddi bir irtibatı mevcut demektir. Ortaya çıktığı günden itibaren gönüllerden ve gündemden hiç düşmeyen kavramların birisi de tasavvuf. Onu birileri tenkid ederek, diğerleri de tatbik ederek hep gündemde tuttular.

Tasavvufu dışarıdan tenkid edenler, onu insanın dünya ile ilişkilerini koparan bir miskinlik ve tembellik merkezi olarak görürken, içine girip yaşayarak tadanlar, insanı Kur’an ve Sünnet dairesinde terbiye eden ve ilahî edeple süsleyen bir okul olarak tanıtı-yorlar.

Bu konuda kime kulak verilmelidir. Yolunca gidene ve bilene mi, hiç tatmadığı şeyi inkâr edene mi?

Tasavvufu değerlendirirken yapılan temel yanlışlardan biri, ehil kaynaklara başvurmamak… Oysa, özellikle dini konularda ehil kaynaklara başvurmak şarttır. Ayrıca dini anlamak için başvurulan kişinin ehil olmanın yanında, ârif ve zikir ehli olması da gerekiyor.

Allah Teâlâ, “sabah akşam Rabbinizin rızasını isteyerek ona yalvaran kimselerden ayrılma ve onlardan gözünü ayırma. Kalbini zikrimizden gafil kıldığımız kimseye de tabi olma” (Kehf/28) buyuruyor. Ayrıca “bilmiyorsanız zikir ehline sorun” (Nahl/43) ayeti diğer ilahî emirler gibi tasavvufu öğrenme konusunda da izlenecek yolu belirlemiş oluyor.

Dolayısıyla, tasavvufu anlamanın yolu, ilim ve zikir ehli kişilere başvurmaktır.

Özellikle İslamî yaşantısı ve takvasıyla temayüz etmemiş kişiler, hele de müslümanların gücünü zayıflatmak için İslâm üzerine araştırma yapan gayri müslimler (Oryantalistler) dini öğrenme noktasında asla referans olamazlar.

Tasavvuf deyince Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat çizgisinde giden bir terbiye yolunun anlaşılması gerekiyor. Bu tezkiyenin başındaki “takva imanı” ve ona Allah için tabi olan “sûfi cemaati” de bu kapsamda mütalaa edilmelidir. Hemen şunu ekleyelim ki psikiyatristlerin alanına giren mistik hezeyanlar, kendisi terbiyeye muhtaç olan sahte şeyhler ve tasavvufun adını kullanarak Kur’an ve Sünnet’e aykırı yapılan yanlışlıklar ölçü olamaz ve asla savunulamaz.

Asıl hedefi takva olan tasavvuf, her zaman geçerli ve herkes için gereklidir. “Bizim mesleğimizin tek hedefi hakiki imanı elde etmek ve rıza makamı için gerekli olan ihlası tahsildir. Ulaşmak istediğimiz en son mertebe, halis kulluk mertebesidir. Bunu bize te’min edecek tek yolumuz da Kur’an-ı Hakim’in ve sünnet-i seniyyenin emirlerine harfiyyen uymaktır.” diyen bir müceddid arifin, İmam Rabbâni’nin (K.S.) başını çektiği tasavvuf terbiyesi için; “bunun bu zamanda gereği yoktur, gerçerliliği kalmamıştır.” denilebilir mi?

Elbette denilemez. Ancak, şu söylenebilir: “Anlatıldığı gibi bir tasavvuf ve İmam Rabbâni gibi bir mürşid bu devirde var mıdır? Kendisini tasavvuf ehli olarak tanıtıp bir sürü sakıncalı işlere bulaşanlara ne demelidir?”

Bu şikayette haklılık payı vardır. Aynı kanaati, bütün ilim dalları için söylemek de mümkündür. Ancak, Hz. Rasûlullah’ın (A.S.) müjdesine göre, bu ümmetin içinden bir grup insan -Allah’ın izniyle- kıyâmete kadar hak üzere gitmeye, dini hakkıyla temsil ve tatbik etmeye muvaffak olacaklardır. “O Kur’an’ı biz indirdik, hiç şüphesiz (kıyamete kadar) onu muhafaza edecek de biziz.” (Hicr/9) ayetinin verdiği garanti muhakkak tahakkuk edecektir. Yani her devirde bu dinin gerçek temsilcileri bulunacaktır.

Evet bu gün müslümanlar dine ancak dilleriyle sahip çıkmaktadırlar. Kâmil mürşidler ve rabbâni âlimler hak yolunda yalnız gitmektedirler. Onların tek dertleri, yanlarında gerçek hak yolcularını bulamamaktır. Bu dert çok önceleri başlamıştır. Hicrî üçüncü asırda yaşayan ve tasavvuf kollarının piri sayılan Cüneyd el-Bağdadî (K.S.): “Hakikat ilmi sergisini topladı, iş lafa kaldı. Biz tasavvufun ancak kıyısından köşesinden bahsedebiliyoruz!” diyerek bu işin ehlini bulamamanın üzüntüsünü dile getirmiştir.

İmam Şa’rânî (K.S.) de aynı dertten muzdariptir. Der ki: “Allah’a hamdolsun, ben yetmiş civarında mürşide yetiştim; ancak hepsi de Allah yolunda hoşlarına gidecek gerçek bir müridi bulamamanın sıkıntısıyla vefat edip gittiler.”

Tasavvuf, yüksek seviyede takvâyı tahsil için kurulmuş bir terbiye okuludur. Ancak, günümüzdeki insanların birinci derdi takvâ noksanlığı değil, iman eksikliğidir. İmansız din başlamaz ki, takvâ tahsil edilsin. Onun için kâmil mürşidler, bugün işe iman noktasından başlamaktadırlar ve imandan sonra, namazı muhafaza ettirmeye, büyük günahlardan el çektirmeye, adım adım diğer farzları yerine getirt-meye ve özellikle Allah u Teâlâ’yı zikrettirmeye çalışmaktadırlar. Muhammedî sevgiyle herkese kucak açan veliler, bu yolla nice dinsiz ve ibâdetsiz insanları dine ısındırmışlar ve kulluğa başlatmışlardır.

Bir şeyin tamamı elde edilemiyorsa, hepsini de elden bırakmamalıdır.

Dinimiz, takvâya ulaşma ve kemâle erme yolu olarak en güzel gidişâtın, Allah için cemaat olmak ve böylece birbirini tamamlamak olduğunu belirtmiş; kurtuluş için sâlihlere tâbi olmamızı emretmiştir.

“Takvâya ve iyiliğe ulaşmak için birbirinizle yardımlaşın.” (Mâide/2)

“Hep berâber Allah’ın ipine sarılın, dağılıp parçalanmayın.” (Âl-i İmran/103)

“Ey mü’minler! Hep beraber Allah’a tevbe edin ki kurtuluşa eresiniz.” (Nûr/31) âyetleri bizden, hak yolunda birlik içinde olmamızı istemektedir.

Takvâda imam ve örnek yapılan bir ârifin nezâretinde cemaat halinde İslâm’ı yaşamanın, büyük bir fazileti, hiç bitmeyen bir bereketi vardır. Bu yol olarak en selâmetlidir. Çünkü yolu bilenle giden kimse menziline hem tez, hem kolay, hem de tehlike-lerden emin olarak ulaşır.

Bu yol en canlıdır. Çünkü onun her halinde ilâhî aşk, her işinde Rabbânî heyecan hakimdir. Bunun da zevki zevâl bulmaz, tadan hiç usanmaz, bulan biteceğinden korkmaz. Allah sevgisi kalbe ilaç olur, bedene kuvvet verir, âşıklar yorulmaz, sâdıkların gönlü ihtiyarlamaz.

Bu yol en bereketlidir. Çünkü bu yolda her amel ihlasla yapılır. Bütün amellerin sevâbı kalben ona katılanlara da dağıtılır. Böylece bir amel yapan kimse, onunla birlikte sevgi ve rızâsıyla katıldığı diğer kardeşlerinin amellerinden de mânen bir hisse alır, kârı binlere katlanır.

Bu yol en tecrübelidir. Çünkü bu yolda bütün ameller, binlerce kâmil insan tarafından yapıla yapıla sahiplerini kemâle erdirmiş, gayretler en güzel meyvelerini vermiş, iyi kötüden, sağlam çürükten seçilmiş, bütün güzel hâl ve ahlâklar silsile halinde sonrakilere intikal etmiştir. Yani yol çok işlek, seyir çok belirgin, kâfile çok kalabalık, kılavuzlar çok uyanık ve mâhirdir.

Bu yol en istikâmetlidir. Çünkü bu yolun imam ve cemaatinin tek derdi ve biricik hedefi, iç ve dışlarıyla, gizli ve açıklarıyla, rûh ve maddeleriyle, zevk ve vecdleriyle, his ve hevesleriyle bütün hallerinde Kur’an ve Sünnete uyarak ilâhî rızâya ulaşmaktır. Kâmil mürşidler, Rasûlullah (A.S.) Efendimizin normal bir oturuş-kalkış şeklinde bile kendisine uymaya çok ehemmiyet verirler. Sünnetleri farz hassâsiyeti ile yerine getirirler, sadık talebelerinden de bunu isterler.

Bu yol Allah’a en yakındır. Çünkü bu yolda kırık kalble gidilir, her adımında, bütün menzil ve duraklarında Cenâb-ı Hakk zikredilir. Böylece Allah Teâlâ’nın: “Beni zikredin ki ben de sizi (özel olarak) zikredeyim.” (Bakara/152) âyetindeki müjdeye ve “Ben, beni zikredenle beraberim” (Buharî, Müslim) kudsî hadisindeki rahmete erilir. Bu yolda edeb ve tevâzû hakimdir. Nâfile ibâdetlere ihtimam gösterilir. Hep yakınlık vesilesi olacak şeyler tercih edilir. Özellikle ilâhî huzura girmeye mâni olan kibir ve ucub gibi huylar kalbten defedilir.

Dr. Dilaver Selvi

KUSUR KİMDE?

KUSUR KİMDE

Eğer sen kardeşinde bir ayıp görüyorsan o, sende bulunan ayıbın aksinden ibarettir. Alem de işte böyle ayna gibidir. “Mümin müminin aynasıdır.” (Hadis-i Şerif) Sen o ayıbı kendinden uzaklaştır. Çünkü ondan duyduğun üzüntü, kendinden duymuş olduğun üzüntüdür. Ondan incindiğin zaman kendinden incini…yorsun.
Bir fili sulamak için, çeşmenin başına getirdiler. Fil, kendini suda görüp ürktü. Fakat başkasından ürktüğünü sanıyor ve kendinden ürktüğünü bilmiyordu. İşte kötülük, kin, kıskançlık, hırs, merhametsizlik, büyüklenme gibi bütün kötü huylar sende olduğu zaman incinmiyorsun, fakat onları başkasında görünce ürküyor ve inciniyorsun.

MEVLANA HZ.

Yûnusça bir duanın firarisi olmak için

Ölüm beklentisinin gecesinde u/yutulmuş, yarın kaygısının zifirinde yitirilmiş bir Yûnus’um. Dünyanın ölümcül dalgaları içine atılmış bir Yûnus’um. Nefsinin daracık karnında yutulmuş bir Yûnus’um. “İlah yok ancak Sensin [Allah]” diye/bildiğimde gecenin dehşeti gidiyor, zaman ve mekân aşinam oluyor, eşya ve insan kardeşim oluyor. Eşyanın yüzüne dağılmış muhabbetlerim, zamanın uçurumlarına savrulmuş sevdalarım Bir Olan’da toplanıyor. Geleceğime mehtap doğuyor. “Seni tesbih ederim; Sen kusurdan münezzehsin, hikmetsiz iş yapmaktan sonsuz uzaksın” diye/bildiğimde, varlığımı eksilten, kalbimi ezen, tenimi yaralayan dünya dalgaları sakinleşiyor. Rabbimin aziz misafiri olarak görüyorum kendimi. Denizim mavileşiyor. “Ben zalimlerden oldum” diye/bildiğimde, nefsimin karnından çekip alıyorum kendimi. Yalanların ağzına düşmüş nefesimi geri çekiyorum. Kendimi temize çıkarmaya çalışarak kirlettiğim benliğimi aklıyorum. Her yanlışımda kendimi haklı görmekle düştüğüm hata kuyularından pişmanlığımın ipiyle çıkabiliyorum. Karnına düştüğüm balık beni sahile çıkarıyor. Günahlarımın dikenlerinden pişmanlık gülü açıyor. Terk ettiğim kötülükleri, sırf terk ettim diye hesabıma iyilik olarak yazdırabiliyorum. Kusurlarımdan utancım yüzünden rahmetin kapısına gözü yaşlı, boynu bükük bir kul bırakıyorum. Yûnusça bir duanın gölgesinde dinleniyorum, kurtuluyorum.
baktığım yere bakmadığımı sanarak bakışımı O’ndan kaçırdığımı sanıyorum. Oysa, baktığım yere benden önce bakan O. bakışıma da baktığını unutarak bakışımla kaçamak yaptığımı sanıyorum. Oysa, baktığım şeye bakarken, bakışıma da bakan O. “Gözler O’nu[n gözleri de, gözlerin bakışını da, gözlerin baktığını da, bakmak isteyişini de gördüğünü] görmez ama O gözleri[n baktıklarını da, bakışını da, bakmak isteyişini de] görür.” (Bk. En’am, 103)
“Eşşek Sesi”

Anlamsız sözler vurduğunda kulağına, gürültüye gidiyorsa huzurun… Bir işgal huysuzluğu yaşatıyorsa sana kimi konuşmaların davetsiz misafir gibi yanı başına kadar sokulması… Dinlemeye değmez bildiklerin inatla doluşuyorsa odana… Gürültün var demek ki… ‘Gürültü’nün karşılığında ‘gereksiz sesler’ yazar lügatler. 

Öyleyse, sana dünyanın en gürültücü adamını haber vereyim mi? Sözü alçak olduğu halde, sesini yükseltir o? İçi boş sözleriyle her boşluğu doldurur. Dedikleri bir tutamcık anlamın elinden bile tutmazken, ipini koparmış boğa gibi sesiyle her duvarı yıkar, her kulağa rastgele toslar. Sese dökülmeyi hak edecek en ufak bir değeri yokken, başka her sesi bastırıp üste çıkan lakırdılar yuvarlanır ağzından. Hiç fayda vaad etmeyen arsız otlar gibi girer araya sözleriyle. Meyveye duracak hayırlı fısıltıların tohumlarını itiverir toprağından. İçinde baharlar barındıran samimi hitap çiçeklerine gün yüzü göstermemecesine abanır uğursuz gölgesiyle. Haklı olan tüm sesleri silercesine yürür yeryüzünde. Haksızlığını yüceltir, yükseltir. Küstah bir heykel gibi ayakları altında ezmeye yeltenir diri sözleri. Ellerini kırar savunma için uzatılan her cümlenin. İki yakasını dağıtır hakkı hatırlatmak için açılan itiraz parantezlerinin. 
Gürültüdür işte. 
Gürültü anlamsızdır. Birisinin hatasını onu hiç ilgilendirmeyenlere, hatasını düzeltme niyeti olmayanlara duyurmak da öyle.
Gürültü faydasızdır. Kişinin hatasını yüzüne söylemekten kaçınıp ardından söylemek de öyle. Faydası yok kimseye. Ne konuşana, ne konuşanı dinleyene, ne de hakkında konuşulana. 
Gürültü haksızdır. Orada olmadığı için susanın sırf susmasını fırsat bilerek konuşmak da öyle. Konuşması gerekenin konuşamamasını fırsat bilir. Ezer, susturur çığlığını. 
Gürültü insafsızdır. Kendini savunacak dili olmayanın, itiraz için ses çıkaramayacak olanın suçlanması da öyle. 
Gürültü zulümdür. Ortamda olmadığı için sesini çıkaramayanın, sözünü duyuramayanın aleyhinde sesini yükseltmek de öyle. Başka sesleri güzel de olsa duyurmaz. Başka sözleri haklı da olsa işittirmez.
Gürültü işgalcidir. Başka seslere izin vermez. Başka sözlere yer vermez. Hakkında konuşulanın suskunluğu yüzünden konuşanın ses etmesi de öyle.
Gürültü kaba sabadır. Bir kişinin gıyabında hatalarını sayıp döken, kime ne kadar anlatacağını, kimlerin yanında susup kimlerin yanında konuşacağını bilmeyen de öyle. Susacağı yeri bilmez. Ortaya çıkışı zamansız; yükselip alçalması yersizdir. Kimler hakkında konuşulup kimler hakkında konuşulamayacağı konusunda ölçüsü yoktur. 
Gürültü orantısız ve dengesizdir. Dinlemeni hak etmediği halde dinlemeni isteyen de öyle. Kulak verecek kıymette olmadığı halde, teklifsiz kulağına gelen sesler de öyle. Sözü alçaktır, sesi yüksektir.
Gürültü, eşek sesi gibidir. Duyulmaya en az değen odur ama en çok o duyulur.
Bak işte, “seslerin en çirkini eşek sesidir.” diye can kulağımıza fısıldıyor Rabb-i Rahimimiz. (Bk. Lokman Sûresi). Çünkü içeriksiz olduğu halde her yeri doldurur. Bir şey söylemeye niyetli olmadığı halde her kulağa yetişir.
İçi alçak olduğu halde sesi yükseltilen her söz “eşek sesi” hükmündedir. Hak ettiğinden fazla sesi olan her söz, bir tür ?anırma? yerine geçer.

Gürültücüdür her gıybetçi.
Dahası, “seslerin en çirkini”ni insan ağzıyla icra etmektedir.
Eşekten eşek sesi çıkarması beklenir; bunun için ayıplanmaz hiçbir eşek. 
Asıl ayıp insanın insana yakışır ses çıkarmamasıdır.

Eski Gönderiler »